16 Ekim 2010 Cumartesi

Repetition is shit and repetition is peace

Hava soğuk, agresif, kalın kıyafetlerinin içi ise sinir bozacak kadar sıcak ve nemliydi. Büyük medeniyetlerin sağladığı bireysellik ve özgürlük hissi, şimdi zihnini kemiriyor, genişliği iki küsür metre ve uzunluğu kim bilir ne kadar olan kaldırımın üzerindeki insanların arasından işerlemeye çalışıyordu. Bu kafalar ve omuzlar denizinde boğulmamak için hızını arttırdı. Yanından geçtiği binalar, üzerine gelen insan kokusu ile nitelik ve niceliklerini kaybediyor, sonsuz grilikleri, evlerinden çıkamdan önce naçizhane bireyler olan insanların saçlarına, boyunlarına, omuzlarına ve yüzlerine işliyordu. Güruh bir kırmızı ışıkta durunca, genç kadın da durdu.

Etrafını saran pek çok insan ile birlikte, tam karşıya bakıyor yığın halinde insanların kolları, sırtları, enseleri, havanın nabız gibi atmasına sebep oluyordu. Üzerinde bir çatı yokken gelen boğulma hissini atabilmek için bir kahve içmeye karar verdi. Işık yeşile dönünce, insanlar, yüzlerce kolu, bacağı ve gözleri olan dev bir böcek gibi, ölmesi dünya üzerinde bir değişikliğe sebep olmayacak yaratıkların yavaşlığıyla krşıya geçtiler.

Kaldırımdan ayrılıp bir gurup masanın arasına doğru kıvrılan beton çizginin önünde yavaşladı. Birbiriyle iyi geçindiğine inanan insaların uğultusu, masaların etrafına yayılmış, alt tarafları oturma eylemiyle kayıp bedenlerin üzerinde asılı duruyordu. Bütün vücutlar, asla yalnız kalmamış insanların taşıdığı yalnız kalma korkusuyla dimdik, bütün yüzler öz güvenle parlaktı. İkili, üçlü, dörtlü arkadaş gurupları masalara yayılmış, yeni gelenden habersiz, sohbet ediyorlardı. Gözü arka masalardaki tek başına oturan yaşlı bir adama takıldı. Gereksiz sosyalleşmek ile şu anda kahveye olan ihtiyacını karşılaştırırken bir garson yanına yaklaştı. “O adam her sabah gelir, her akşam gider. Yanına oturmaktan çekinmeyin. Orda olduğunu farketmezsiniz bile.”

Oturup oturmama kararını vermeye çalışırken çok uzun süre sessiz kaldığını fark etti.  Etrana bakındı. Yanındaki masadaki bir adam , elinde samimiyet silmeye yararyan bir mendille yanaklarını ovalarayarak kıza döndü. “Sükut ikrardan gelir” dedi. Genç kadın yaşlı adamın yanına doğru yürümeye başladı.

Bir baş selamı ile iletişimi çok düşük tutmaya karar vererek, adamın yanındaki sandalyeye yerleşti. Şimdi, menüye bakarken, uzaktan çok yaşlı gözüken adamı kaçamak bakışlarla inceliyor ve aslında yüz hatlarının, yaşlılık belirtir mi belirtmez mi bilinmez, diğer insanlardan ne kadar farklı olduğunu görüyordu. Kambur vücuduna göre biraz büyük olan kafası,bordo hırkasından gözüken açık renk gömlek yakasının içine saklanmış boynun üzerinde, çok şaşırmış insanların ifadesiyle duruyor, çukurlarındaki gözleri, sanki çok yakınıdaki bir kitabı okumaya çalışıyor gibi açılmış bakıyordu. Masanın kenarına dayanmış, telleri eksik bir gitarın sapının gölgesinde, üzerine dünyanın en ucuz kurşun kalemiyle gülen yüzler ve çiçekler çizilmiş bir Freud kitabı duruyor, kadının karşısındaki sandalyede yatan kedinin huzursuz bakışlarını üzerine çekiyordu. Kitabın yanında, oturdukları yerin koyu, vişne ağacı döşemesine ölümcül bir tezatla, üzerinde artıklar olan beyaz bir tabak arasıra kedinin dikkatin çekiyor ama hareket etmesi için bir heves sağlayamıyordu. Yaşlı adam avcı bir hayvan sakinliğiyle “Burada kahve içmeyiniz.” Dedi bir sır verircesine “kahveleri çok kötü.”

Bu şehir, bu insanlar, onu donuk ama sürprizlere açık olarak yetiştirmesine rağmen sakinliğini koruyarak adama ne içmesini tavsiye edeceğini sordu. Kadın, yaşlı insanların vücutalrı yavaş yavaş ölüme yaklaştığı için, onlara lezzetli gelen herhangi bir içeceğin, kendisi gibi genç ve algısı açık bir kişiye çok harika bir tatmin yaşatacağını düşünüyordu. “Sadece bu masaya servis ettikleri bir içecek var.” Yaşlı adam gülümsedi “ Bu yüzden her sabah erkenden bu masaya yerleşirim. İblis çayı derler,  uzak ülkelerin alameti farikasıdır.”

Tanrı’nın gezegenleri döndürmek için yaptığı el hareketleriyle, garson çağırıldı, çay istendi ve kısa süre içinde geldi. Kız çaydan bir yudum aldı. Yaşlı adam mavi-beyaz kareli örtünün üzerinde, bir paket sigara ve bir çakmağı kıza doğru sürdü. “ Günlerden bir gün..” bir karga olanca hızıyla gelip kedinin yattığı sandalyenin arkasına kondu, yaşlı adam üzerinde artıklar olan tabağı kargaya doğru itti. “Günlerden bir gün, yelkenleri açmadan, gemiyi ıslatmadan, dümene değmeden yedi denizi aşan Piri Reis daha gençken, artık nerede bilinmez, taptaze bir gemi batığından siyahi bir kadın çekmiş.  Bu zenci, ateşler içinde kıvranırken, ona üç gün üç gece bakmışlar. Ateş ve ter dolu uykusunda konuşmasından adının Afya olduğunu öğrendikleri kadın hezeyanlarının içerisinde ‘Pasifiko’ adlı bir kıtayı sayıklıyormuş. Uyanıp da hala nekahette yatan kadına Pasifiko’nun yerini sormuşlar. Kadın da, Piri Reis’e kimsenin Pasifiko’yu bulamayacağını ama oraya gitmek istiyorlarsa bir tavsiyede bulunabileceğini söylemiş.”

Hafif hafif çiselemeye başlayan yağmur altındai genç kadın, iblis çayı adlı ne olduğu belirsiz içieceği kesik yudumlarla içiyor, yaşlı adamın hikayesiyle birlikte, vücuduna hiç bilmediği bir sıcaklık yayılıyor yavaş yavaş soyunmasına sebep oluyordu. Bir eliyle bardağı kavramış, diğeriyle atkısını sandalyenin koluna takan kadın heyecanla adam bakarak devam etmesi için teşvik etmeye çalışıyor ama anlamsız bir şekilde konuşmaya korkuyordu.
“Kadının konuşmayı bitirince Piri Reis kahkalarla gülmüş ve söylediği işleri yapamayacağını açıklamış. Kadın ateşi düştüğü halde iki gün sonra durduk yerde ölmüş. Bunun uğursuzluk olduğunu düşünen tayfa cesedi denize atmış. Birkaç gün içinde akıntının ölü, rüzgarın hasta olduğu, pusulaların şaştığı bir yere varmışlar. Piri Reis kendini kamarasına kapatmış, sadece Afya’yı düşünmüş. Sonra kadının tavsiyesine uymaya karar vermiş.”
Yaşlı adam çayından küçük bir yudum alırken, kadının kalbi sağlıksızca hızlı atıyor, gözleri ateşi varmışçasına parlıyordu. Bardağı ağzına götürecek kuvveti kendinde bulamayınca, üzeindeki ceketi de çıkarıp sandalyeye astı. Çayından bir yudum almayı daha becerdi.
“Piri Reis, kadının söylediklerinin anlamsız ve riskli olduğunu bile bile, gemideki bütün yiyecekle bir ziyafet vermiş, Portekizli korsanlardan ve Cenevizli tacirlerden elde ettiği bütün altın, gümüş ve mücevherleri tayfaya eşit olarak dağıtmış, çapayı çekmiş ve dümeni serbest bırakmış. Diğer gemilerde çıkacak huzursuzluklar tayfa, kaptanlarını çok sevdiği ve ondan çok korktukları için hiç belirmemiş. En önemlisi ise kısa süre sonra uzakta bir kara parçası görmeleriymiş.”
“Piri Reis karaya çıkınca yerlilerden birkaçıyla karşılaşmış. Bu yerliler, yeni gelen yabancılardan hiç korkmamışlar. Ama ayaklarının altı kaşınamaya başlamış olan kaptan, insanların misafirperverliğine rağmen hemen gitmek istemiş. Yerlilerin reisi de, kaptana oralarda çok meşhur olan bu çayın bitkisinden yedi fide vermiş.”
“Yerlilerin reisinin anlattığına göre, bu insalar hiç bir durumda şaşırmazmış. İşte herkes şaşırmanın keyfini tadabilsin diye, halktan çok mutlu olan, çok üzülen, çok heyecanlanan veya çok hasta olan insanlara çay ektirmeye başlamışlar. Yıllar geçtikçe, börtü böceğin bitkileri kaynaştırmasındanmıdır yoksa Tanrı’nın işimidir bilinmez, bu çay ortaya çıkmış. Çay insanlara çok büyük bir hayret ve çok büyük bir keyif verirmiş.”
“Memleketine dönen Piri Reis iblis çayı denen bu bitkiden kimseye bahsetmemiş. Evinin bahçesine ekmiş. Altı mevsim sonra bitkilerden sadece bir sağ kalmış. Kimseden habersiz hasat alan kaptan, bu bitkinin çayını içince üzerine basan huzur ve keyfe şaşırarak uykuya dalmış. Rüyasında İnebahtı’savaşını görmüş.”

“Gel gelelim bu çay çeşitli badireler atlatarak, buralara kadar gelmiş. Şimdi benim bir arkadaşım, bu çayı benim için yetiştiriyor. Ben de hergün gelip içiyorum. Çünkü içmezsem mutlu olamam.”

Kız son yudumu da içince biraz öfkeyle bardağı masaya bırakıp adama döndü. “Ama bunu içmeden mutlu olunamıyorsa, siz bana bir kötülük yaptınız.” gözleri kararmaya başlayan genş kadını bu yaşlı mahluğa olan sinir giderek büyüyordu. “Ben şimdi nasıl mutlu olacağım?” Arkasına yaslanıp, yeni ortaya çıkan baş dönmesini engellemek için şakallarını ovma koyuldu.

Adam bilinci yavaşça uzaklara giden kızın güzel boynunu ve saçlarını severek konuştu. “Sana az önce bu lazımdı, sen mutsuzdun. Daha önceden mutlu da oldun, mutsuz da ve ilerde ikisi de tekrar edecek. Ama şu zamanda ve şu yerde, eğer masa, sigara, gitar, kedi ve kitap varsa, ben varsam sana lazım olduğu içndir.” Etrafın daha da karardığını fark eden kadın bayılmaktan korkmaya başladı. Elleri uyuşur ve görüşü karararak daralırken gerçeklikten bir cisme ya da bir duruma tutunmayı çok istedi. Gözlerini yaşlı adama dikti. Bayılmadan önce, hüzünle gülümseyen genç bir oğlan gördü.

Alnı duvarın serininde, ayakları battaniyenin sıcak güvenliğinde gözlerini açtı. Pencere camına tıklayarak kendisini uyandıran kargayı kovaladı. Ağlamaya başladı ve genç olmanın harika olduğunu düşündü. Çay yaptı. Çayı içti. Çeşitli yerlere gidip çeşitli insanlarla konuştu ve çeşitli işler yaptı. Aslında o da herkes kadar mutluydu. Yaşlı ama kendinden emin, titremenin ne olduğunu bilmeyen bir el, boş bir sayfa denk gelene kadar önündeki kitabın yapraklarını yırttı. Boş sayfaya küçük bir kalp çizdi.

      * * *

“İşte bu gerçek bir hikayeye daha falza benziyor” dedi İkna XI “ama şimdi kendimizi işimize verelim, fırtına geliyor.”
“Tatmin olduğuna göre, başka bir hikaye anlatmama gerek yok sanırım.” Dedi karga. Hep beraber uzaklara baktılar. Acımasız bir koyuluğa bürünen gökyüzü altında İkna, dalgalara dikide giriyor, büyük eski ve kendinden emin gövdesi ara ara zıplayıp düşerek, denizi dövüyordu. “Aslında...” dedi yengeç korkakça kargaya yanaşıp, kıskaçlarını tıkırdatarak “ şu fırtına işi biraz korkutucu, bence bize bir hikaye daha anlatıp, moralimizi yüksek tutabilirsin.”

Karga, çok önemli bir karar verir gibi güvertenin tahtalarına baktı. Şimdi yengeç, bir ret cevabına kendini hazırlıyor, olası mutsuzluk ve hayalkırıklığını engellemek için debeleniyordu. Büyük, koyu renkli kuş gagasının izin verdiği kadar gülümseyerek bakışlarını ufka çevirdi. “Bir keresinde de şöyle bir olay olmuştu...”

Hiç yorum yok: